27.3.2017

Aydınlanma felsefesi “ergin olmayan” insanı, düştüğü kuyudan çıkarma iddiasının üzerine oturur. “İnsan kozmosun ta kendisidir” şeklindeki mitolojik dönem insan yüceltmelerinin Ortaçağ’ın nakli aklınca büyük hezimete uğratıldığını ileri süren aydınlanma felsefesi insana tahtına geri oturmayı vaad eder.

Aydınlanma, ergin olmayan insanın kendi kurtuluşunu ancak yine kendisinin gerçekleştirebileceğini ileri sürer. Bunun için de tek yol “aklını kullanmak”tır. Aklını kullanacak insan, asli haklarına kavuşacak, akıl-dışılık ve araçlarının boyunduruğundan kurtulacak, ergin olacak ve böylece uygarlık ilerleyecekti. Aydınlanma aklı denen fenomen kral Midas gibi dokunduğu her şeyi altına çevirecekti.

Ne var ki, yaşam teknolojileri akli tasarıma galip gelecekti. Aydınlanma aklı ve felsefesi başlangıçta vaadine sadık kalarak ergin olmayan insanı ayağa kaldıracaktı. Fakat bu uğurda icat ettiği düşünme biçimleri, disiplin teknolojileri, modernleşme koreografileri bir süre sonra aydınlanmış insanı, “tutsak insan” durumuna düşürecekti. Kral Midas dokunduğu her şeyi altına çevirdiği için bir süre sonra sırf bu meziyeti nedeniyle tükenecekti. Hikaye aynıydı. Özgürlük vaad eden aydınlanma aklı, inşa ettiği model ile bir büyük hapishane yaratacaktı.

Modernlik ile barbarlık bu sürecin iki bağımlı değişken sonucuydu. Modernlik, barbarlığı; barbarlık da modernliği yaratıyordu. Moderniteden aklı esas alan ideolojiler türedi. Bu ideolojilerin hemen hepsi eskatolojik bir anlamla insana yeryüzünde bir cennet vaat ediyordu. Kapitalizm müreffeh bir toplum öneriyordu. Sosyalizm eşit bir toplum vaat ediyordu. Faşizm daha eşitlerin daha eşit olduğu bir toplum öneriyordu. Toplum güzellemeleri bir şeyi örtüyordu. Toplum vardı, devlet de vardı. Fakat olmayan tek şey belki de insandı.

İnsanı hiçleştiren tüm bu pratikler elbette karşıtı ile beraber yol alıyordu: “Hümanizm.” Hümanizm geleneği, insanı merkeze alan Rönesans hareketi ile kendini belli ettiyse de sonuçta insanı sistemlere çivileyen aydınlanma rasyonalizmine katkı olmaktan öteye gidemedi.

İnsan hakkı kavramı, bu tartışmaların bir toplamıdır. Kavramın modern arkeolojisi yeni sayılmaz. Buna rağmen tartışmalı bir geleneğe sahiptir. Öz itibariyle de çoğu zaman batılı ve oryantalist bir içerikle de donatıldı. Baskıcı devletler nezdinde bu kavram asıl olarak dışsal bir konumu ifade ediyordu ve esas olarak da bölücü bir provokasyon metni olarak rezerv görüyordu. Hegemonik güce sahip devletler ise bunu emperyal iştah ve işgalleri için kolaylaştırıcı bir politik zemin olarak kullanıyordu. Büyük baskıların gözünde mücadele veren halk mücadeleleri ise bu kavrama “sadaka payesi” vermekteydi. Her durumda merkezi ideolojiler insan hakları kavramından nefret ediyor. Bu nedenle bazıları bu kavramı kendinden uzak tutmak için onu kurşuna dizerken bazıları da onu iliştirilmiş bir silah olarak düşmana karşı cepheye gönderme yolu seçiyor.

Buna rağmen insan hakları mücadelesi ve geleneği saygın bir literatür ve zengin bir mücadele kültürü yaratmış durumdadır. İnsan hakları kavramının içerik olarak yeniden üretildiği bir zaman diliminden geçiyoruz. 21. yy’da insan hakları mücadelesi nedir? Ne manaya geliyor? Neden insan hakları?

Bu sayıda elinizde büyük ölçüde yenilenmiş bir “Toplum ve Hukuk” dergisi var. Dergimiz elinizdeki bu sayıdan itibaren özel dosyalarla karşınızda olacak. Bu sayıyı “İnsan Hakları” özel sayısı yapmak istedik. Bundan böyle dergimiz içerik olarak “Hukuk” kadar “Toplum” unsurunu da işleyecek dosyalarla çıkacak.

Elinizdeki sayıda modern dünya sistemi kuramının büyük beyni Wallerstein’in İnsan hakları ve Halkların haklarını konu edinen bir yazısını dosyamıza aldık. Ayhan Bilgen, İnsan hakları mücadelesinden barış hareketi çıkarmak gibi fevkalade meşakkatli bir düşünsel alandan bize katkıda bulundu. Ercan Kanar, Türkiye’de yargılama pratiği ve yargılama usulünün insan hakları kavramıyla arasındaki aşılmaz uçurumu yazdı. Medyanın insan haklarıyla olan şizofrenik ilişkisini iki konuya da vakıf Ragıp Duran yazdı. İnsan hakları kavramının baş belası olan bir kavram var: “Güvenlik.” Vahap Çoşkun, hiç denenmeyen şey olan güvenliği, özgürlükte aramanın konforuna dikkatimizi çekerek bize katkıda bulundu.

İnsan hakları kavramından nefret edenlerin başında milliyetçilik gelir. Milliyetçilik kalıbının içinden insan hakları kavramının izini sürmek otoriterizmin yapısökümü için mühimdir. Okan Yıldız, Türk milliyetçiliğinin düşünsel oluşumunda insan hakları kavramının izini sürdü. Öte taraftan insan hakkının çekirdek özlerinden biri ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğünün Türkiye’deki hallerini kitap tanıtımı üzerinden Handan Çağlayan yazdı. Bu sayımızda insan haklarının dokunulamaz özü ile ilgili iki tane de AİHM kararı koyduk.

Yenilenmiş dergi vaadimiz diğer sayımızda da kendini gösterecek. Değişimi başlattık. Hem içerik, hem de hem de yenilenmiş bir mizanpajla değişimi sunacak daha farklı bir dergi projemiz var. Bundan sonraki sayılarımızda bu değişimi fark ettireceğimizi umuyoruz. Ve elbette bir dahaki sayımızda yeniden birlikte olmanın umudunu taşıyoruz.

Yeni sayıda buluşmak dileğiyle…